Türkiye’nin uzattığı barış elini tutmaktan imtina eden Esat Putin’den istediği desteği bulamadı. Babasının şımarttığı, Fransızların kodladığı, Rusların gazladığı, İngilizlerin akrabalık ilişkisi tesis ettiği Arap şovenisti, Türk düşmanı Esat kendi sonunu getirdi demek için erken diyebilirsiniz.
DEAŞ’dan ayrılan HTŞ zaman içerisinde daha ılımlı bir yapıya büründürüldü. Hala hazırda tüm dünya ve Türkiye tarafından terör örgütü olarak konumlandırılsa da örgüt içerisindeki etnik ve siyasal klikler İŞİD ile alakaları olmadıklarını ortaya koymaktadır. Her ne olursa olsun ilk giydiğin kıyafet seni tanımlar lafı burada tam manası ile doğrulanmaktadır. Zamanında İŞİD gibi bir örgüt içerisinden ne kadar ayrılırsan ayrıl HTŞ her hâlükârda İŞİD ile anılacak ve İŞİD’in yaptıklarıyla kıyaslanacaktır.
HTŞ bu terör normu içerisinde değerlendirilirken Esat Türkiye Cumhuriyeti’nin uzattığı barış elini tutmamakta ısrar etti. Arap şovenisti Esat; bir tarafta Putin’e, bir taraftan Fransa’ya güvenirken en çok bel bağladığı ise Fars kardeşleri idi. Fakat Esat dünyayı takip etmektense abi olarak gördüğü devletleri takip etmesinden kaynaklı olarak tam manası ile şapa oturdu. Şu anda ne İran ne Fransa ne de Rusya Şam’a destek verecek durumda değil. Defaten Putin Esat’ı uyarmasına rağmen Esat söz dinlemedi. İşine geldiğinde Rusya’ya yamandı, işine geldiğinde İran’a, çok sıkışınca Arap birliğine attı kendini. Artık kaçacak yeri kalmadı. Kısaca Esat kasaphaneye düştü. Devlet cellatları Suriye’yi parçalayacaklar. Kasaphaneden kaç parça çıkacak, kime ne düşecek onu zamana bırakmak lazım. Suriye’nin toprak bütünlüğü falan filan bunlar söylenmesi gereken güzel sözlerden başka bir şey değildir.
Birinci Dünya savaşı sonrasında cetvelle çizilen haritalar ve küçücük toprak parçalarına sıkıştırılan milletler gördük. Asabiye ve mezhep cenderesinde cehalete mahkûm edilen kadim topluluklar gördük. Sömürü düzeninde kim ne pay alacak kavgasında ikinci Dünya savaşını yaşadık. Soğuk savaş adı altında doğu ve batı bloğu mengenelere arasında sıkıştırılan insanlığı gördük. Derken günümüze geldiğimizde vekalet savaşlarını, sahte baharları ve seçimle iktidara gelmiş despotik liderleri gördük.
İngiliz kaşığı ile Türk çayı karıştırıp; Arap dostlarına Yine Bahar gelecek türküsü söyleyen çok derin stratejiler içerisinde kaybolan; güllü abisi ile kayboldukları yerde devletin yol göstermesini bekleyen serok Ahmet haritada Halep’in nerde olduğunu bulabilir mi bilemiyorum.
15 Mart 2011 yılında Yine Bahar gelecek türküsü söyleyenler Emevî camiinde namaz kılma hayalini bırakıp vatan toprağı olan Süleyman Şah türbesini taşımak zorunda kalmışlardı. Çobanbeyli’de Türkmen Dağı’nda Halep’te Türkmen kardeşlerimizi unutanlar gün geldi Esat’tan masaya oturması için Putin’den yardım istediler. Putin’in bile destek vermediği Esat’ın sonu Kaddafi gibi, Saddam gibi mi olur? Yoksa Fransa’da sürgün hayatı mı yaşar? zaman içerisinde göreceğiz.
Türkiye bu mücadeleleri doğru okumalı, doğru değerlendirmeli, doğru refleks vermelidir. Bu minvalde Sayın Bahçeli’nin yeni açılım söylemi akabinde Barzani’nin Kerkük hamlesi ve sorasında Suriye’de ki HTŞ hamlesi bölgenin daha büyük gelişmelere gebe olduğunu göstermektedir.
Uzun yıllardır misafir ettiğimiz Suriyeli geçici sığınmacıların azımsanmayacak kısmının Suriye’ye dönme ihtimali Türk iç siyasetini ve ekonomisini rahatlatacaktır. Halep Kalesine Türk bayrağı çekmenin gazı ve Sayın Devlet Bahçeli’nin son Halep açıklamaları ABD kontrolündeki PYD’yi korkuttuğu gibi örgüt içerisinde çözülmelerin oluştuğu duyulmaktadır. Bölgede en demokratik yapının Türkiye’de olduğu hem bilinmekte hem de bu demokrasi kalesi despotik örgüt ve liderleri korkutmaktadır. Bu korku dünyasında yaşayanlar kendi sonlarını hazırlarken dünyada yeni haritalar çizilmeye başlandı. Rusya Batı sınırını ve zamanla büyüyecek olan Alman birliği sınırına mukavemet kazandırmak isterken ABD uzak karakol olarak gördüğü İsrail’in sınırını Halep’e kadar dayandırmak istemektedir. Türkiye haklı olarak Misak-ı Milli sınırları içerisinde kalan Halep’i ve Kerkük’ü sınırlarının içerisine katma ya da uydu bir devlet yapısının içerisinde kalmasını talep etmektedir.
Sonuç olarak; Barzani söz dinlemeye devam ederse, HTŞ kendisini fesh edip daha demokratik ve daha özgürlükçü bir yapı içerisinde olacağını taahhüt ederse; PKK ve uzantıları Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile mücadeleden vaz geçip, bölgeye on bin kilometre öteden gelenlere karşı mücadele ederlerse bölgede barış rüzgarları eser. HTŞ, İngilizlerin kurguladığı, Suudilerin finanse ettiği, DEAŞ’ın sapkın hayallerine yönelirlerse vay hallerine. PKK ve benzerleri içinde aynı sonuç geçerlidir. Benzerleri derken sadece PYD, YPG’yi kastetmiyorum. Barzani’nin de bu sınırlar içerisinde kalması gerekmektedir. Yıllarca Lozan’ın gizli maddelerinden dem vuranlar olmayan gizli maddelere ulaşamamış olabilirler. Ancak Lozan Barış konferansının temel maddelerinden birisi bölgede kurulan devletler yıkılır ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti; yıkılan bu devletlerin sınırları içerisinde olan Musul ve Kerkük vilayetleri ile Halep ilini sınırlarının içerisine dahil etme hakkı olduğu bilinmektedir.
Sonuç olarak Misak-ı Milli sınırları içerisinde kalan yerlerin ve halkların ihyası için Türk devleti hareket etmekten çekinmeyecektir. Bu hamle hem Rusya’nın hem İran’ın hem Çin’in hem İngiltere’nin hem de İsrail’in işine gelecektir. Ama en çok Türk milletinin işine gelecektir.







